Ana içeriğe atla

Misafir

Feriha, dağın yamacındaki dar patikadan ilerlerken rüzgârın uğultusuna gece çökmüştü. Ay, bulutların arkasında kaybolmuş; gökyüzü, insanın kendine bile söylemekten çekineceği sorular gibi kararmıştı. Baykuş derin derin ötüyordu ötelerde. Ona “Oraya çıkarsan, geri dönüşün olmayabilir,” demişlerdi.
Ama o geri dönmek için gitmiyordu.

Zirveye vardığında, taşların arasında tuhaf bir sessizlik çöktü. Rüzgâr bile susmuştu. Sanki dünya nefesini tutmuştu. Tam o anda, karanlığın içinden bir ses yükseldi:

“Neyi bilmek istiyorsun?”

Feriha irkildi. Ses, ne erkekti ne kadın, ne insan ne de yabancı. Sanki varlığın bizzat dokusundan süzülüp evrenin tümünü dolaşıp geliyordu. 

— İçimdeki karanlık, sen misin?
Ses karşılık verdi:
“Ben sizin karanlığınızın nefesiyim, gölgesiyiim, ışığıyım. Sor.”

Feriha, yutkundu.
— Hayatın anlamı nedir? Neden doğuyoruz? Neden ölüyoruz? Ya bu çocukların suçu, bütün bu acının, sevincin karşılığı ne?

Sessizlik uzun sürdü… O kadar uzun ki, Feriha artık ses gelmeyeceğini sandı. Tam geri adım atacaktı ki, karanlık tüm mekandan aniden dalgalandı.

“Hayat, anlamı sizin ellerinize bırakılmış bir muammadır. Bir kitabın boş sayfası gibidir; ancak yazmaya başlayınca var olur.” Onu siz varedersiniz.

Feriha, derin bir iç çekti.
— Peki ölüm? O kapı… O kapı nereye açılıyor?

Birden gökyüzü titredi. Yıldızlar sanki yerlerinden kopmuş gibi titrek bir ışık saçtı.

“Ölüm,” dedi ses, “başka bir düzenin eşiğidir. Siz onu karanlık sandınız, çünkü göremiyorsunuz. Oysa karanlık sadece gözlerinizin alışmadığı bir ışıktır.” 
Sesten sonra ölüm, orağı ile otların üzerinden rüzgar gibi görünüp geçip kayboldu.

Feriha'nın boğazı düğümlendi. Gecenin gölgesinden buz gibi bir ürperti yükseldi evrene.

— O halde sonsuzluk? Sonsuzluk ne?

Bu sorudan sonra ses birden alçaldı. Sanki bir sır fısıldıyordu, bir tek insana değil, bütün evrene.

“Sonsuzluk, hiçbir şeyin bitmediğini anlaman için konmuş bir kelimedir. Siz zamanın çizgi olduğunu sandınız. Oysa zaman… bir dairedir.” "Siz gidersiniz o var olur, hepiniz misafirsiniz. "Tıpkı sorunlarınız gibi".

Feriha, korkuyla geri çekildi. Çünkü şimdi karanlığın içinde bir hareket vardı. Gölgeler kıpırdıyordu. Taşların üzerinde insan siluetine benzeyen karanlıklar, varlıkla yokluk arasında titreşiyordu. Nefesinize hakim olan biri var gibi sıkıştırıyordu sizi.
  Feriha, birden evrenin derinliğine düştü, fakat hiç bir zaman inmedi. Yükseldi ama çıkmadı bir yere. Zamana baktı orada duruyordu, her şey kayboluyor gibi gözükürken yerlerine yeni mekanlar doğuyordu. Sayılarla zorla tarif edilebilen devasa zaman aralıklarında, yıldızlar ve galaksiler birbiri ardınca varlığa geliyor, sonra sessizce yok oluyordu.
“Ama…” dedi ses daha yakın, daha derinden, “…bütün bunları bilmek seni özgür kılmaz. Bilginin bedeli vardır.”

Feriha'nın kalbi hızlandı.
— Benden ne istiyorsun?

Ses, bu kez soğuk bir rüzgâr gibi dolaştı etrafında.

“Gerçeği öğrenmek isteyen her ruh, kendi karanlığıyla yüzleşmek zorundadır.”

Bir gölge Feriha'nın ayaklarının dibinde uzadı. Gölge giderek şekillendi…
Yüzü vardı.
Ve o yüz, Feriha'nın kendi yüzüydü.

Gölge, Feriha'nın sesini taklit ederek konuştu:

— En çok hangi gerçeğinden kaçtın?

Feriha, geri çekilmek istedi ama bacakları kilitlenmişti. Ses ise karanlığı yararak tekrar konuştu:

“Hayatın anlamını benden değil… kendinden istemelisin. Ölümü de sonsuzluğu da kendinde bulacaksın. Çünkü evrenin tüm soruları, senin içindeki karanlık odada saklı.”

Karanlık, bir anda çığlık atan bir deniz dalgası gibi savruldu.
Gölgeler parçalandı.
Ses yok oldu.

Ve Feriha, zirvede yapayalnız kaldı.
Ama artık biliyordu:

Karanlık, bir cevap değildi.
Karanlık, soruyu soran kişinin kendi derinliğiydi.

Ve o derinlik…
dipsizdi.



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bir Dilin Sessizliği: Kürtçe Neden Hâlâ Yok Sayılıyor?

İzmir’den Diyarbakır’a uçuyorum. Uçağın içindeyiz. Kaptan pilot önce Türkçe konuşuyor, sonra İngilizce, ardından Almanca. Oysa uçakta bir Alman ya da İngiliz göremiyorum. Ama Diyarbakır’a uçuyoruz. Yolcuların önemli bir kısmı Kürt. Fakat uçakta tek bir kelime Kürtçe duymuyorum. Uçak Diyarbakır’a inerken Kürtçenin gölgesi bile düşmüyor gökyüzüne. Bu sadece bir uçuş anı değil. Bu ülkede yaşayan milyonlarca Kürt vatandaşın her gün, her yerde deneyimlediği görünmezlik hâlinin küçük ama anlamlı bir kesiti. Sağlık ocağında, hastanede, devlet dairesinde ya da okulda… Kürtçe, bu toprakların en eski dillerinden biri olmasına rağmen, hâlâ resmî kabul görmeyen, hâlâ utangaç bir misafir muamelesi gören bir dil. Sadece konuşulmasına değil, duyulmasına bile tahammül edemeyen bir sistemle karşı karşıyayız. Bazı devlet hastanelerinde tabelalar Türkçe, İngilizce, hatta bazen Arapça. Ama aynı hastaneye gelen yaşlı bir Kürt kadın, derdini anlatacak birini bulamıyor. Kürtçesi dışında başka dili olmay...

Babamın İzi

O akşam gökyüzü erkenden karardı. Yağmur önce ince ince döküldü, sonra birden gök yarılmış gibi boşaldı. “Yola çıkmazsak sabaha kadar buralarda kalırız,” dedi babam. Lice’den Akro’ya gidecektik. Her zamanki gibi önde o vardı; sessiz, iri adımlarla, rüzgârı yaran bir gölge gibi yürüyordu. Ben de onun bastığı yerlere basmaya çalışıyor, izlerini takip ettikçe kendimi daha güvende hissediyordum. Yağmur çoğaldıkça yol kararırken, her çakan yıldırımdan sonra babamın gölgesi de onunla birlikte yürüyormuş gibi görünürdü. Çamur ayağımı çekmesin diye eski potinlerimden birini giymiştim; yine de her adımda içi suyla doluyordu. Yıldırım çaktığında çarşının taş sokakları bir an aydınlanıyor, ardından yeniden zifiri karanlığa gömülüyordu. O kısa aydınlıkta, yol kenarındaki meşe ve kavakların yağmurla devrilir gibi sallanışını hiç unutmam. Babam o gece neredeyse hiç konuşmadı. Ara ara başını kaldırıp göğe baktığında, yüzünü görürdüm: ıslak bıyıkları ve mavi gözleri karanlığın içinde parlı...

Bir Bağbozumu Yazısı

Ekim ayının serinliği yavaş yavaş Akro'ya inerken, Lice'nin sarıya dönmüş tepelerinde bir telaş başlar. Bağlar, yaz boyunca güneşin harıyla olgunlaşan üzümlerini artık insan eline teslim etmeye hazırdır. Toprak, yazın sıcak nefesini hâlâ içinde taşır; sabahın ilk saatlerinde ince bir sis bağların arasına süzülür. Bahçelerden armut ve nar kokusu, evlerden ise bulgur ile olgunlaşmaya yatırılan domates kokusu gelir. Toprak yağmurun nemi ile yumuşamış, sessizce tohumdan fışkıran sersem yabani otlar yalancı bahara kanmıştır. İşte o vakit, bağbozumu başlar. Erkekler omuzlarında koca kazanlar, arkalarında neşe dolu çocuklarla bağın yolunu tutarlar. Kadınlar kapkacak ve öteberi ile sabahın erkeninde renkli yazmalarıyla bağlara girer. Omuzlarda sepetlerle toplnan üzüm, mahser denilen noktaya getirilir. Çocuklar ellerinde küçük salkımlarla asmalar arasında dolanır. Herkesin yüzünde hem bir sevinç hem de bir yorgunluk vardır. Çünkü bu mevsim, sadece ürün toplamanın değil; eme...