Tam pes etmek üzere olduğum bir gecede, kafamın içinde verdiğim savaşı zor da olsa kazandım. O gecenin sabahına ben çıktım ama içimdeki kimseyi sağ bırakmadım.. Satranç, Stefan Zweig Yazı yazmak, bazen içten gelen bir hıçkırıktır; bazen de dünya ile kurduğumuz bağdan doğan bir aydınlanmanın kelimelere dökülmüş halidir. Son dönemde izlediğim filmler, okuduğum kitaplar ve hayatıma giren insanlar bana şunu bir kez daha gösterdi: İnsanın kendisiyle kurduğu ilişki, dış dünya ile kurduğu tüm ilişkilerden daha çetin ve daha çalkantılıdır. Çünkü insan sadece gördüğümüz o vitrinden ibaret değildir. Her birimiz, içimizde sakladığımız, bastırdığımız ve hatta kendimizden bile gizlediğimiz bir karanlığı taşırız. Bu yüzden gerçek bir dönüşüm, yüzeydeki geçici iyileşmelerle değil, ancak içsel bir yıkımla başlar. Tıpkı bir tohumun filizlenmesi için kabuğunu çatlatması gibi; eski benlik parçalanmadan yeni bir benlik doğamaz. Modern insanın en büyük yanılgılarından biri, karanlık duyguları...
Feriha, dağın yamacındaki dar patikadan ilerlerken rüzgârın uğultusuna gece çökmüştü. Ay, bulutların arkasında kaybolmuş; gökyüzü, insanın kendine bile söylemekten çekineceği sorular gibi kararmıştı. Baykuş derin derin ötüyordu ötelerde. Ona “Oraya çıkarsan, geri dönüşün olmayabilir,” demişlerdi. Ama o geri dönmek için gitmiyordu. Zirveye vardığında, taşların arasında tuhaf bir sessizlik çöktü. Rüzgâr bile susmuştu. Sanki dünya nefesini tutmuştu. Tam o anda, karanlığın içinden bir ses yükseldi: “Neyi bilmek istiyorsun?” Feriha irkildi. Ses, ne erkekti ne kadın, ne insan ne de yabancı. Sanki varlığın bizzat dokusundan süzülüp evrenin tümünü dolaşıp geliyordu. — İçimdeki karanlık, sen misin? Ses karşılık verdi: “Ben sizin karanlığınızın nefesiyim, gölgesiyiim, ışığıyım. Sor.” Feriha, yutkundu. — Hayatın anlamı nedir? Neden doğuyoruz? Neden ölüyoruz? Ya bu çocukların suçu, bütün bu acının, sevincin karşılığı ne? Sessizlik uzun sürdü… O kadar uzun ki, Feriha artık ses gelm...