Ana içeriğe atla

Karanlıkla El Sıkışmak

Tam pes etmek üzere olduğum bir gecede, kafamın içinde verdiğim savaşı zor da olsa kazandım. O gecenin sabahına ben çıktım ama içimdeki kimseyi sağ bırakmadım..

Satranç, Stefan Zweig
Yazı yazmak, bazen içten gelen bir hıçkırıktır; bazen de dünya ile kurduğumuz bağdan doğan bir aydınlanmanın kelimelere dökülmüş halidir. Son dönemde izlediğim filmler, okuduğum kitaplar ve hayatıma giren insanlar bana şunu bir kez daha gösterdi: İnsanın kendisiyle kurduğu ilişki, dış dünya ile kurduğu tüm ilişkilerden daha çetin ve daha çalkantılıdır.
​Çünkü insan sadece gördüğümüz o vitrinden ibaret değildir. Her birimiz, içimizde sakladığımız, bastırdığımız ve hatta kendimizden bile gizlediğimiz bir karanlığı taşırız. Bu yüzden gerçek bir dönüşüm, yüzeydeki geçici iyileşmelerle değil, ancak içsel bir yıkımla başlar. Tıpkı bir tohumun filizlenmesi için kabuğunu çatlatması gibi; eski benlik parçalanmadan yeni bir benlik doğamaz.
​Modern insanın en büyük yanılgılarından biri, karanlık duygularını halının altına süpürerek "iyi" biri olabileceğine inanmasıdır. Oysa Carl Gustav Jung’un dediği gibi; mesele aydınlığı hayal etmek değil, karanlığın farkına varabilmektir.
​Jung’un “gölge” dediği kavram; içimizdeki korkuların, utanç duyduğumuz arzuların ve kabul etmek istemediğimiz yönlerimizin toplamıdır. Gölgeyle baş etmek, onu yok etmek değil, varlığını kabul etmektir. Biz onu bastırdıkça o yok olmaz; aksine güçlenerek kontrolsüz bir şekilde dışa vurur. Bugün hayatımızdaki güç savaşları, kontrol arzusu ve zehirli (toksik) ilişkiler, aslında o bastırılmış benliğin sahneye fırlama çabalarından başka bir şey değildir.
​Kimliğimiz doğuştan getirdiğimiz sabit bir kalıp değildir. Simone de Beauvoir’ın o meşhur "Kadın doğulmaz, kadın olunur" sözünü, genişleterek "İnsan doğulmaz, insan olunur" şeklinde okuyabiliriz. Toplumun değer yargıları, normları ve beklentileri bizi bir heykel gibi yontar. Çoğu zaman "Ben kimim?" sorusunun cevabını kendi içimizde değil, başkalarının gözlerinde ararız. Bu cevabı bulamadığımızda ise bastırılan o gerilim; bedensel ağrılar, öfke patlamaları veya kopuk ilişkiler olarak kendini ele verir.
​Bu noktada derinlikli olarak Jean-Paul Sartre bize  şöyle der: "İnsan özgürlüğe mahkûmdur."
​Bu kulağa romantik gelse de aslında ağır bir yüktür. Özgürlük demek, her an seçim yapmak ve her seçimin sorumluluğunu omuzlamak demektir. Bu yükten kaçmak için bazen bir otoriteye, bazen de "Ben böyleyim" ya da "Toplum bunu gerektiriyor" gibi bahanelere sığınırız. Özgürlükle yüzleşmek, aynı zamanda belirsizliğin o tekinsiz boşluğuyla yüzleşmektir.
​İnsanın sınırlarını en çok zorladığı alanlardan biri de erotizmdir. Erotizm sadece bedensel bir buluşma değil; "ben" ile "öteki" arasındaki o katı sınırların eriyip yok olmasıdır. Bu deneyim, garip bir şekilde hem bir kavuşma hem de bir yok oluş hissi barındırır. Bu yüzden felsefede erotizm ile ölüm arasında derin bir akrabalık kurulur. İkisi de bireysel sınırların silindiği, benliğin teslim olduğu anlardır. İnsan bu deneyimlerde hem kendini kaybeder hem de en çıplak haliyle kendine yaklaşır.
​Bazen bizi yok eden bağlara tutunmamızın sebebi de budur: O toksik bağ, bizim bastırılmış, "karanlık" yönlerimizi aynalar ve bizi kendimizle yüzleşmeye zorlar.
​İç dünyamız sürekli bir iniş-çıkış halindedir. Bilincin güvenli sularından bilinçdışının karanlık derinliklerine indikçe kontrolü kaybederiz. Bu bir çöküş gibi hissettirebilir. Ancak unutmamalıyız ki: Her çöküş, yeni bir farkındalığın eşiğidir. Yaşadığımız varoluşsal krizler, sadece bir dağılma değil; parçaları daha sağlam bir şekilde birleştirme imkânıdır.
​Tıpkı sinemadaki kamera açıları gibi; hayat bazen bize çok yakından (detaylardaki boğuculukla), bazen de çok uzaktan (genel bir yabancılaşmayla) bakar. Bu dengesizlik, insanın kendi zihnindeki fırtınanın bir yansımasıdır.
İnsan hem kendi karanlığından kaçan hem de ona mıknatıs gibi çekilen bir varlıktır. Kendimizle yüzleşmekten korkarız ama buna mecburuz. Gerçek özgürlük, o karanlığı yok etmekte değil; onu tanımakta ve onunla el sıkışıp yaşamayı öğrenmektedir. Bizi tam ve bütün yapan şey sadece ışığımız değil, o ışığın vurduğu yerde oluşan gölgemizdir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bir Dilin Sessizliği: Kürtçe Neden Hâlâ Yok Sayılıyor?

İzmir’den Diyarbakır’a uçuyorum. Uçağın içindeyiz. Kaptan pilot önce Türkçe konuşuyor, sonra İngilizce, ardından Almanca. Oysa uçakta bir Alman ya da İngiliz göremiyorum. Ama Diyarbakır’a uçuyoruz. Yolcuların önemli bir kısmı Kürt. Fakat uçakta tek bir kelime Kürtçe duymuyorum. Uçak Diyarbakır’a inerken Kürtçenin gölgesi bile düşmüyor gökyüzüne. Bu sadece bir uçuş anı değil. Bu ülkede yaşayan milyonlarca Kürt vatandaşın her gün, her yerde deneyimlediği görünmezlik hâlinin küçük ama anlamlı bir kesiti. Sağlık ocağında, hastanede, devlet dairesinde ya da okulda… Kürtçe, bu toprakların en eski dillerinden biri olmasına rağmen, hâlâ resmî kabul görmeyen, hâlâ utangaç bir misafir muamelesi gören bir dil. Sadece konuşulmasına değil, duyulmasına bile tahammül edemeyen bir sistemle karşı karşıyayız. Bazı devlet hastanelerinde tabelalar Türkçe, İngilizce, hatta bazen Arapça. Ama aynı hastaneye gelen yaşlı bir Kürt kadın, derdini anlatacak birini bulamıyor. Kürtçesi dışında başka dili olmay...

Babamın İzi

O akşam gökyüzü erkenden karardı. Yağmur önce ince ince döküldü, sonra birden gök yarılmış gibi boşaldı. “Yola çıkmazsak sabaha kadar buralarda kalırız,” dedi babam. Lice’den Akro’ya gidecektik. Her zamanki gibi önde o vardı; sessiz, iri adımlarla, rüzgârı yaran bir gölge gibi yürüyordu. Ben de onun bastığı yerlere basmaya çalışıyor, izlerini takip ettikçe kendimi daha güvende hissediyordum. Yağmur çoğaldıkça yol kararırken, her çakan yıldırımdan sonra babamın gölgesi de onunla birlikte yürüyormuş gibi görünürdü. Çamur ayağımı çekmesin diye eski potinlerimden birini giymiştim; yine de her adımda içi suyla doluyordu. Yıldırım çaktığında çarşının taş sokakları bir an aydınlanıyor, ardından yeniden zifiri karanlığa gömülüyordu. O kısa aydınlıkta, yol kenarındaki meşe ve kavakların yağmurla devrilir gibi sallanışını hiç unutmam. Babam o gece neredeyse hiç konuşmadı. Ara ara başını kaldırıp göğe baktığında, yüzünü görürdüm: ıslak bıyıkları ve mavi gözleri karanlığın içinde parlı...

Bir Bağbozumu Yazısı

Ekim ayının serinliği yavaş yavaş Akro'ya inerken, Lice'nin sarıya dönmüş tepelerinde bir telaş başlar. Bağlar, yaz boyunca güneşin harıyla olgunlaşan üzümlerini artık insan eline teslim etmeye hazırdır. Toprak, yazın sıcak nefesini hâlâ içinde taşır; sabahın ilk saatlerinde ince bir sis bağların arasına süzülür. Bahçelerden armut ve nar kokusu, evlerden ise bulgur ile olgunlaşmaya yatırılan domates kokusu gelir. Toprak yağmurun nemi ile yumuşamış, sessizce tohumdan fışkıran sersem yabani otlar yalancı bahara kanmıştır. İşte o vakit, bağbozumu başlar. Erkekler omuzlarında koca kazanlar, arkalarında neşe dolu çocuklarla bağın yolunu tutarlar. Kadınlar kapkacak ve öteberi ile sabahın erkeninde renkli yazmalarıyla bağlara girer. Omuzlarda sepetlerle toplnan üzüm, mahser denilen noktaya getirilir. Çocuklar ellerinde küçük salkımlarla asmalar arasında dolanır. Herkesin yüzünde hem bir sevinç hem de bir yorgunluk vardır. Çünkü bu mevsim, sadece ürün toplamanın değil; eme...