Misafir
Feriha, dağın yamacındaki dar patikadan ilerlerken rüzgârın uğultusuna gece çökmüştü. Ay, bulutların arkasında kaybolmuş; gökyüzü, insanın kendine bile söylemekten çekineceği sorular gibi kararmıştı. Baykuş derin derin ötüyordu ötelerde. Ona “Oraya çıkarsan, geri dönüşün olmayabilir,” demişlerdi. Ama o geri dönmek için gitmiyordu. Zirveye vardığında, taşların arasında tuhaf bir sessizlik çöktü. Rüzgâr bile susmuştu. Sanki dünya nefesini tutmuştu. Tam o anda, karanlığın içinden bir ses yükseldi: “Neyi bilmek istiyorsun?” Feriha irkildi. Ses, ne erkekti ne kadın, ne insan ne de yabancı. Sanki varlığın bizzat dokusundan süzülüp evrenin tümünü dolaşıp geliyordu. — İçimdeki karanlık, sen misin? Ses karşılık verdi: “Ben sizin karanlığınızın nefesiyim, gölgesiyiim, ışığıyım. Sor.” Feriha, yutkundu. — Hayatın anlamı nedir? Neden doğuyoruz? Neden ölüyoruz? Ya bu çocukların suçu, bütün bu acının, sevincin karşılığı ne? Sessizlik uzun sürdü… O kadar uzun ki, Feriha artık ses gelm...