Kayıtlar

2025 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Misafir

Resim
Feriha, dağın yamacındaki dar patikadan ilerlerken rüzgârın uğultusuna gece çökmüştü. Ay, bulutların arkasında kaybolmuş; gökyüzü, insanın kendine bile söylemekten çekineceği sorular gibi kararmıştı. Baykuş derin derin ötüyordu ötelerde. Ona “Oraya çıkarsan, geri dönüşün olmayabilir,” demişlerdi. Ama o geri dönmek için gitmiyordu. Zirveye vardığında, taşların arasında tuhaf bir sessizlik çöktü. Rüzgâr bile susmuştu. Sanki dünya nefesini tutmuştu. Tam o anda, karanlığın içinden bir ses yükseldi: “Neyi bilmek istiyorsun?” Feriha irkildi. Ses, ne erkekti ne kadın, ne insan ne de yabancı. Sanki varlığın bizzat dokusundan süzülüp evrenin tümünü dolaşıp geliyordu.  — İçimdeki karanlık, sen misin? Ses karşılık verdi: “Ben sizin karanlığınızın nefesiyim, gölgesiyiim, ışığıyım. Sor.” Feriha, yutkundu. — Hayatın anlamı nedir? Neden doğuyoruz? Neden ölüyoruz? Ya bu çocukların suçu, bütün bu acının, sevincin karşılığı ne? Sessizlik uzun sürdü… O kadar uzun ki, Feriha artık ses gelm...

Akro’nun Kozmik Keçisi

Akro köyünün en büyük sırrı, kimsenin ciddiye almadığı o meşhur keçileriydi. Dışarıdan bakınca sıradan görünürlerdi; ama köylü, “Bizim keçi bir kafasını çevirir, dağın taşın neresinde saklıyorlarsa bir bilgelik var o gözlerde,” diye anlatırdı. Meğerse gerçekten varmış. Günün birinde, "bu köyde sosyalist gençler var, bize yanlış yapmazlar" diyerekten Rusya’dan iki siyah takım elbiseli adam çıkageldi. Biri diplomat, diğeri Rus uzay ajansından, adını kimse telaffuz edemediği için herkes ona “Uzaycı Viktor” dedi. Muhtar Nizam'ın yanına geldiler. Diplomat öksürdü: “Biz… ee… keçi arıyoruz.” Muhtar Nizam kaşlarını kaldırdı. “Bizde çok. Sütlük mü, kavurmalık mı?” Uzaycı Viktor büyük bir ciddiyetle: “Uzaya dayanacak olan,” dedi. Köylüler o an anladı ki bunlar şaka kaldırmayan adamlardı. Rus heyeti, keçileri incelemek için ahırlara girdi. Ama keçiler de köylüler gibi yabancıdan pek hoşlanmazdı. Diplomat elini uzattı, en iri keçi başıyla diplomatın orasına küçük bir uyarı darbesi gö...

Babamın İzi

Resim
O akşam gökyüzü erkenden karardı. Yağmur önce ince ince döküldü, sonra birden gök yarılmış gibi boşaldı. “Yola çıkmazsak sabaha kadar buralarda kalırız,” dedi babam. Lice’den Akro’ya gidecektik. Her zamanki gibi önde o vardı; sessiz, iri adımlarla, rüzgârı yaran bir gölge gibi yürüyordu. Ben de onun bastığı yerlere basmaya çalışıyor, izlerini takip ettikçe kendimi daha güvende hissediyordum. Yağmur çoğaldıkça yol kararırken, her çakan yıldırımdan sonra babamın gölgesi de onunla birlikte yürüyormuş gibi görünürdü. Çamur ayağımı çekmesin diye eski potinlerimden birini giymiştim; yine de her adımda içi suyla doluyordu. Yıldırım çaktığında çarşının taş sokakları bir an aydınlanıyor, ardından yeniden zifiri karanlığa gömülüyordu. O kısa aydınlıkta, yol kenarındaki meşe ve kavakların yağmurla devrilir gibi sallanışını hiç unutmam. Babam o gece neredeyse hiç konuşmadı. Ara ara başını kaldırıp göğe baktığında, yüzünü görürdüm: ıslak bıyıkları ve mavi gözleri karanlığın içinde parlı...

Bir Bağbozumu Yazısı

Resim
Ekim ayının serinliği yavaş yavaş Akro'ya inerken, Lice'nin sarıya dönmüş tepelerinde bir telaş başlar. Bağlar, yaz boyunca güneşin harıyla olgunlaşan üzümlerini artık insan eline teslim etmeye hazırdır. Toprak, yazın sıcak nefesini hâlâ içinde taşır; sabahın ilk saatlerinde ince bir sis bağların arasına süzülür. Bahçelerden armut ve nar kokusu, evlerden ise bulgur ile olgunlaşmaya yatırılan domates kokusu gelir. Toprak yağmurun nemi ile yumuşamış, sessizce tohumdan fışkıran sersem yabani otlar yalancı bahara kanmıştır. İşte o vakit, bağbozumu başlar. Erkekler omuzlarında koca kazanlar, arkalarında neşe dolu çocuklarla bağın yolunu tutarlar. Kadınlar kapkacak ve öteberi ile sabahın erkeninde renkli yazmalarıyla bağlara girer. Omuzlarda sepetlerle toplnan üzüm, mahser denilen noktaya getirilir. Çocuklar ellerinde küçük salkımlarla asmalar arasında dolanır. Herkesin yüzünde hem bir sevinç hem de bir yorgunluk vardır. Çünkü bu mevsim, sadece ürün toplamanın değil; eme...

Gecikmiş Bir Okuma: Anna Karenina Üzerine

Resim
Yıllar önce bir dostum, Kerem bana Anna Karenina’nın birinci cildini vermişti. Kitap, uzun süre kitaplığımda sessizce bekledi. Tozlandı, birkaç kez elime aldım ama bir türlü başlayamadım. Belki zamanım uygun değildi, belki ben o zamanlar insan ruhunun böylesine derin bir hikâyeyi kaldıracak havada değildim. Sonra Kerem başka bir şehre taşındı. Bana ait olmayan tek kitap, emaneten kaldı kitaplığımda, tıpkı okunmayı bekleyen bir hayat gibi. Her yaz "ağır" bir klasik okuma alışkanlığım var. Bu yaz da yılların gecikmiş merakıyla o cildi açtım. Tolstoy’un ilk sayfalarda kurduğu dünya, öyle bir gerçeklik duygusuyla üzerime geldi ki, neredeyse kendi hayatımı unutup St. Petersburg’un ağır salonlarında, tren istasyonlarının buğulu havasında dolaşmaya başladım. Rus köylülerle ekin biçtim.  Her karakter, kendi yalnızlığının yankısıyla var oluyordu: Anna, toplumun dar kalıplarına sığmayan bir kalp; Karenin, düzenin soğuk ama sağlam duvarı; Vronski, tutkunun yanılgıya dönüşmüş...

Mutfaktaki Yangın: Emeğin Eriyen Gücü

Resim
Türkiye’nin bugün en çok konuşulan meselesi ekonomi. Enflasyon yine Eylül ayında %3.23 arttı. Çarşıya pazara inen herkes aynı serzenişi dillendiriyor: “Paramızın alım gücü kalmadı.” Bir zamanlar fileyi dolduran maaş, artık poşeti bile yarım dolduramıyor. Fırından alınan ekmeğin, manavdan seçilen üç limonun, pazardan alınan bir demet maydanozun bile bedeli, vatandaşın cebinde açılan büyük boşluğu gösteriyor. Mutfaktaki yangın, sadece sofraları değil, geleceğe dair hayalleri de yakıyor. Peki bu tablo nasıl oluştu? Öncelikle nedenlere bakalım. Yıllardır süregelen yüksek enflasyon, yalnızca fiyatları artırmıyor; insanın emeğini de küçültüyor. Çalışanın bir günlük alın teri, akşam eve dönerken eriyip gidiyor. Ülkedeki yolsuzluk, sadece lambaların çevrildiği yerde aydınlanan buzdağının görünen kısmıdır. Üretimden çok tüketime dayalı ekonomi anlayışı, ithalata bağımlılık, döviz dalgalanmaları ve dış borç yükü, tabloyu ağırlaştırıyor. Bir zamanlar kendi tarlasından çıkan ürünüyle ö...

İsmail Beşikçi’ye Dair

Resim
Türkiye yakın tarihinin en çetin yolculuklarından birini, sessiz ama sarsılmaz bir dirayetle yürüyen bir isim vardır: İsmail Beşikçi. Adını lise zamanlarında duymuş, yaşadıklarından dolayı içimde saygı uyandırmıştı. Onu dayım Tarık Ziya Ekinci'nin cenaze merasiminde gördüm. İkimizin tören yerine erken gelmesinden dolayı şahsen konuşma fırsatı buldum, konuştum. Dünyanın belkide en mütevazı insanıydı. Sakin tavırlı, bir ermiş aurasına sahipti. O, bir bilim insanıydı, fakat sadece akademik merakla yetinmedi; gördüğünü söyleyen, bildiğini yazan, hakikati saklamayan bir aydındı. Bedeli mi? Onca yıl hapis, onca dava, dışlanmışlık, yalnızlık… Ama bir insanın ömrü, hakikatin yanında dimdik durabilmenin erdemiyle taçlanıyorsa, o ömür ziyan edilmiş değil, bilakis yücelmiş demektir. Beşikçi, “Kürt meselesi” dediğimiz bu ağır ve karmaşık tarihsel yarayı, bilimin nesnel diliyle tartışmaya açtı. Söylediği şey aslında çok yalındı: Her halkın kendi varlığını tanıma, kimliğini yaşama ha...

Kalabalığın İçinde Kaybolmak

Resim
Sürü psikolojisi bazen aklımızı bastırır, bazen de kolektif bir bilgelik yaratır. Bir insan tek başına cesurdur. Akıl yürütür, tartar, sorgular. Ama kalabalığın içine karıştığında işler değişir. Hepimiz bir noktada “herkes böyle yapıyorsa, ben de yanlış olamam” diye düşünmedik mi? İşte tam da bu noktada, bireyin sesi yerini sürünün uğultusuna bırakır. Tarihte nice olay, kalabalığın büyüsüyle şekillendi. Fransız Devrimi’nin meydanlarında kitlelerin öfkesi kralların tahtını yıktı. Birkaç yıl önce, Eylül’de İran Ahlak Polisi tarafından ‘başörtüsünü İslam yasalarına göre takmadığı’ gerekçesiyle Tahran’da gözaltına alınan ve uğradığı şiddet sonucunda 16 Eylül’de hayatını kaybeden Mahsa Jina Amini’nin ölümünün ardından ülke genelinde protestolar başladı. Bir futbol tribününde yükselen tezahürat, binlerce insanın aynı duyguda birleşmesini sağlayabildi. Sivas'ta binlerce insanın şuursuzca bir otelin etrafına toplandığını hepimiz gördük. Sosyal medyada da benzer bir tablo var: B...

Adaletin Gölgesinde... En Eski Dua, En Geç Misafir

Resim
Adalet… İnsanlığın en eski duası, en geç gelen misafiri. Türkiye’de de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarında “makul sürede yargılanma hakkı ihlali” sık sık vurgulanıyor. Dünyanın bir çok ülkesi de buradan farksız değil. Adaleti gecikmiş ünlü mahkûmlar hemen akla geliyor: Nelson Mandela, Angela Davis, Aung San Suu Kyi… Bugün de Türkiye’de hâlâ davası süren çok sayıda tutuklu var. Adalet, bir çocuğun elinden alınan ekmekte saklıdır; bir imparatorun tahtına konan kanunda da. Yani adalet, hem gündelik hayatta en küçük şeylerde hem de devletlerin en büyük yasalarında kendini gösterir. Sokakta, pazarda, komşulukta, bir çocuğun hakkını korumakta da aranmalıdır. Adaletin kaynağı hem mikro düzeyde (bireyin davranışlarında) hem de makro düzeyde (devletin yasalarında) gizlidir. Çünkü küçük bir haksızlık görmezden gelinirse, büyük adaletsizliklerin yolu açılır. Platon, adaleti bir kentin kalbi gibi görür; her sınıf, her insan, kendi işini yaptığında atar bu kalp. Aristot...

“Biz” ve “Onlar” Arasında Kalan İnsanlık: Irkçılık Üzerine Bir Sohbet

Resim
Ah be kardeşim. Şimdi senden sana anlatılanın tam tersini yapmanı istiyorlar. Orta Anadoluda, Akdenizde ya da Karadenizde kendi halinde bir vatandaşsın. Sen de haklısın bana şimdiye kadar hep farklı anlatıldı diyorsun.  Irkçılık nedir biliyor musun ? Gel birlikte biraz konuşalım... Bir toplumu çürüten şey çoğu zaman gürültülü krizler değildir. Sessizce yayılan önyargılar, sokaklarda fısıltı gibi dolaşan genellemeler, okul sıralarına sinmiş sessiz dışlamalar, iş ilanlarında görünmeyen ama hissedilen filtrelerdir. Kısaca adı konmamış ama her yerde dolaşan bir hastalıktır: Irkçılık. Irkçılığı anlamak için illa bir insanın vurulmasını, linç edilmesini ya da açıkça aşağılanmasını beklemeye gerek yok. Irkçılık, bazen bir çocuğun okulda “Sen Kürt müsün?” diye hor görülmesinde; bazen bir annenin ev kiralamak için “Siz nerelisiniz?” sorusuna takılıp kalmasında gizlidir. Aynı şey Almanya'da ya da dünyanın başka bir ülkesinde bir Türke yapılması da öyledir. İsterseniz orada doğmu...

Sıcağın Hafızası ve Unutulmuş Bir Barış

Resim
Bazen hava, bir ülkenin ruh halini anlatır. Türkiye bugün sadece sıcak değil; kızgın, suskun ve bunalmış. Her taraf yanıyor, nefesimiz ciğerlerimiz kül oluyor. Sokaklar boş, gölgeler uzuyor ama kimse rahatlamıyor. Geceler bile terliyor artık. Bu boğucu hava, bana başka bir bunaltıcı suskunluğu hatırlatıyor: Kürt meselesini. Žižek bir yerde şöyle der: "Görünmez olanın yeniden görünür hale gelmesi için felaket gerekir." Biz de görünür olanı görünmez kılmak için köyler yakıldı, boşaltıldı, milyonlar kentlere göç etmek zorunda kaldı. Çünkü onu görünmez kılmak için gereken felaket zaten yaşandı: bir umut yıkıldı, sonra hatırlamak bile riskli hale geldi. Oysa barış bir pazarlık değil, bir anlatıdır. Ve anlatılar bastırıldıkça, toplumda hayaletler gezinmeye başlar. Bugün barışı konuşuyoruz, çünkü o süreci sanki hiç yaşanmamış gibi davranmıyoruz. Patrick Cockburn, Musul’da IŞİD yükselirken şunu not etmişti: “Sessizlik, en büyük alarmdır.” Türkiye’de de uzun zamandır b...

Bir Dilin Sessizliği: Kürtçe Neden Hâlâ Yok Sayılıyor?

Resim
İzmir’den Diyarbakır’a uçuyorum. Uçağın içindeyiz. Kaptan pilot önce Türkçe konuşuyor, sonra İngilizce, ardından Almanca. Oysa uçakta bir Alman ya da İngiliz göremiyorum. Ama Diyarbakır’a uçuyoruz. Yolcuların önemli bir kısmı Kürt. Fakat uçakta tek bir kelime Kürtçe duymuyorum. Uçak Diyarbakır’a inerken Kürtçenin gölgesi bile düşmüyor gökyüzüne. Bu sadece bir uçuş anı değil. Bu ülkede yaşayan milyonlarca Kürt vatandaşın her gün, her yerde deneyimlediği görünmezlik hâlinin küçük ama anlamlı bir kesiti. Sağlık ocağında, hastanede, devlet dairesinde ya da okulda… Kürtçe, bu toprakların en eski dillerinden biri olmasına rağmen, hâlâ resmî kabul görmeyen, hâlâ utangaç bir misafir muamelesi gören bir dil. Sadece konuşulmasına değil, duyulmasına bile tahammül edemeyen bir sistemle karşı karşıyayız. Bazı devlet hastanelerinde tabelalar Türkçe, İngilizce, hatta bazen Arapça. Ama aynı hastaneye gelen yaşlı bir Kürt kadın, derdini anlatacak birini bulamıyor. Kürtçesi dışında başka dili olmay...

İDEOLOJİK SAPLANTILAR VE DEVLETLERİN ÇÖKÜŞÜ

Devletler tarih boyunca belirli ideolojilerle şekillenmiş, yön bulmuş ve topluma bir yönelim kazandırmıştır. Ancak ideolojinin bir rehber olmaktan çıkıp saplantıya dönüşmesi, çoğu zaman o devletin kendi sonunu hazırlamıştır. İdeolojik saplantı, devletlerin gerçekliği görememesine, değişen koşullara uyum sağlayamamasına ve toplumun ihtiyaçlarından kopmasına yol açar. Bu durum, tarih sahnesinde birçok güçlü devletin dramatik şekilde çökmesine sebep olmuştur. Sovyetler Birliği: Katı Marksist-Leninist Doktrin 1917’de kurulan Sovyetler Birliği, Marksizm-Leninizm’i temel ideolojik dayanak olarak benimsemişti. Başlangıçta büyük bir enerjiyle ilerleyen bu ideolojik sistem, zamanla dogmalaştı. Merkezi planlama, devletin her şeyi kontrol ettiği ekonomik yapı ve tek parti yönetimi, toplumsal dinamizmi ve ekonomik verimliliği boğdu. Sonuçta Sovyetler Birliği değişen dünya koşullarına uyum sağlayamadı ve 1991’de çöktü. Nazi Almanyası: Aşırı Irkçılık ve Yayılmacılık Nazi rejimi, saplantılı ırkçı...