Mutfaktaki Yangın: Emeğin Eriyen Gücü
Türkiye’nin bugün en çok konuşulan meselesi ekonomi. Enflasyon yine Eylül ayında %3.23 arttı. Çarşıya pazara inen herkes aynı serzenişi dillendiriyor: “Paramızın alım gücü kalmadı.” Bir zamanlar fileyi dolduran maaş, artık poşeti bile yarım dolduramıyor. Fırından alınan ekmeğin, manavdan seçilen üç limonun, pazardan alınan bir demet maydanozun bile bedeli, vatandaşın cebinde açılan büyük boşluğu gösteriyor. Mutfaktaki yangın, sadece sofraları değil, geleceğe dair hayalleri de yakıyor.
Peki bu tablo nasıl oluştu?
Öncelikle nedenlere bakalım. Yıllardır süregelen yüksek enflasyon, yalnızca fiyatları artırmıyor; insanın emeğini de küçültüyor. Çalışanın bir günlük alın teri, akşam eve dönerken eriyip gidiyor. Ülkedeki yolsuzluk, sadece lambaların çevrildiği yerde aydınlanan buzdağının görünen kısmıdır. Üretimden çok tüketime dayalı ekonomi anlayışı, ithalata bağımlılık, döviz dalgalanmaları ve dış borç yükü, tabloyu ağırlaştırıyor. Bir zamanlar kendi tarlasından çıkan ürünüyle övünen çiftçi, bugün mazot ve gübre fiyatlarına yenik düşüyor. Bir esnaf, dükkânının kepenklerini açarken artık kâr etmeyi değil, 'Bugünü zararla kapatmamak için ne yapmalıyım?' diye düşünüyor. Emeklinin durumu koca bir utanç duvarı gibi üstümüzde nefes almamızı zorlaştırıyor.
Bunun yanında kurallardan çok kararların hâkim olduğu ekonomi yönetimi güveni sarsıyor. Çalışana bindirilen vergiler akıl alır gibi değil. Yatırımcının, girişimcinin, hatta sıradan vatandaşın bile ihtiyacı olan şey öngörülebilirliktir. Oysa sürekli değişen politikalar, uzun vadeli plan yapmayı neredeyse imkânsız hale getiriyor. Ekonomi biraz da sabır işidir; kök salması, büyümesi, meyve vermesi için zamana ihtiyaç duyar. Fakat toprak her gün yeniden kazılırsa, filizlerin büyümesi mümkün olmaz.
Peki çözüm nerede?
Her şeyden önce ekonomiyi sadece rakamlardan ibaret görmeyip, bir güven meselesi olarak ele almak gerekiyor. Hukukun üstünlüğünü sağlamadan, yatırımcının malına, girişimcinin emeğine güvence vermeden kalıcı bir iyileşme mümkün değil. Ardından üretimi teşvik eden, katma değeri yüksek sektörlere yönelen, gençlerin enerjisini teknoloji ve bilimde değerlendiren bir ekonomik model şart. Bu noktada, Joseph Schumpeter'ın 'Yaratıcı Yıkım' teorisini hatırlamakta fayda var. Schumpeter'a göre ekonomik büyüme, eskinin yerine yeniyi ve daha verimlisini koyan yenilikçi girişimcilerin dinamizmiyle mümkündür. Mesela Güney Kore, birkaç on yıl içinde disiplinli bir planlama, teknolojiye yapılan yatırımlar ve sanayi politikaları ile bu teoriyi adeta somutlaştırarak dünya devleri arasına girdi. Bizim de Anadolu’nun genç nüfusu, bu dönüşümün en güçlü kaynağı olabilir.
Kürt meselesinin çözümüyle birlikte kaynakların önemli bir bölümünün heba olması son bulabilir. Başlangıç olarak Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu gibi yapıcı diyalog platformlarının devamı ve burada alınacak olumlu tutumlar da uzun vadede ekonominin belini doğrultmasına büyük katkı sunacağı şüphesiz.
Bir diğer yol ise şeffaflık ve hesap verebilirlik. Yeni Kurumsal İktisat kuramcılarının altını çizdiği gibi, ekonomik gelişmenin temelinde güçlü kurumlar, mülkiyet haklarının korunması ve sözleşme bağlayıcılığı yatar. Devletin attığı her adımın denetlenebilir olması, kamu açıklarının sıfırlanması, keyfi harcamaların bitmesi toplumda güveni artırır. Vatandaşın vergisinin nereye harcandığını bilmesi, sadece ekonomik değil, ahlaki bir hakikattir. Kendi ayakları üzerinde duran bir ekonomi için bu olmazsa olmazdır.
Kısacası mesele sadece para değil; mesele güven, liyakat ve üretimdir. Bugün doğru adımlar atılırsa, bu toprakların potansiyeli çok büyük. Çünkü Türkiye’nin en büyük kaynağı, hâlâ umudunu yitirmemiş milyonlarca insanın emeği, aklı ve sabrıdır. Bir ülkenin hazinesi, kasasındaki altın değil; halkının güveni, çalışkanlığı ve inancıdır. O inanç yeşerdiğinde, bugün karanlık görünen tünelin ucunda mutlaka bir ışık vardır.
Yorumlar
Yorum Gönder