Ana içeriğe atla

Kalabalığın İçinde Kaybolmak

Sürü psikolojisi bazen aklımızı bastırır, bazen de kolektif bir bilgelik yaratır.

Bir insan tek başına cesurdur. Akıl yürütür, tartar, sorgular. Ama kalabalığın içine karıştığında işler değişir. Hepimiz bir noktada “herkes böyle yapıyorsa, ben de yanlış olamam” diye düşünmedik mi? İşte tam da bu noktada, bireyin sesi yerini sürünün uğultusuna bırakır.

Tarihte nice olay, kalabalığın büyüsüyle şekillendi. Fransız Devrimi’nin meydanlarında kitlelerin öfkesi kralların tahtını yıktı. Birkaç yıl önce, Eylül’de İran Ahlak Polisi tarafından ‘başörtüsünü İslam yasalarına göre takmadığı’ gerekçesiyle Tahran’da gözaltına alınan ve uğradığı şiddet sonucunda 16 Eylül’de hayatını kaybeden Mahsa Jina Amini’nin ölümünün ardından ülke genelinde protestolar başladı. Bir futbol tribününde yükselen tezahürat, binlerce insanın aynı duyguda birleşmesini sağlayabildi. Sivas'ta binlerce insanın şuursuzca bir otelin etrafına toplandığını hepimiz gördük. Sosyal medyada da benzer bir tablo var: Bir gencin başlattığı küçük bir cümle, milyonların aynı etiketi paylaşmasına yol açabiliyor. Bazen haklı bir isyan, bazen akılsızca bir linç…

Psikoloji bize şunu söylüyor: İnsan beyninin karar mekanizması yalnızca mantıkla işlemez; duygular da direksiyonun başındadır. Kalabalık içinde bu duygular bulaşıcıdır. Asch’in deneylerinde gördüğümüz gibi, tek bir yanlış cevabı bile herkes söylüyorsa, çoğu birey kendi gözlerine güvenmekten vazgeçer. “Belki ben yanılıyorum” diye düşünür.

Ama sürü psikolojisi her zaman karanlık değildir. Doğru koşullarda, kalabalığın bilgeliği de vardır. Bir geminin batığına ait parçayı yüzlerce kişinin tahminleri tek tek yanılırken, ortalama değer gerçeğe en çok yaklaşır. Çeşitlilik ve bağımsızlık varsa, sürü yanılgı değil, kolektif akıl üretir.

Günümüzde bunun yansımalarını kendi hayatımızda da görüyoruz. Çoğumuzun başına gelmiştir, bir anda arsa, konut, borsa yükselirken, “herkes alıyor” diye girip balon patladığında kaybettiğimiz oldu. Bir dönem herkesin aynı kripto paraya saldırması, bir gecede milyonlar kazandırıp ertesi gün milyonlar yitirmesine yol açtı. Geçmişten de ders almaz insan ;1630’lar, Hollanda'da Lale soğanları altından bile değerli hale geldi, fiyatlar uçtu. Balon patlayınca binlerce insan iflas etti. Bir lale soğanı bir Villa fiyatında iken bile insanlar uyanamadı. Ya Hitlerin peşinden gidenler.
   Mahalle arasında açılan yeni bir kafe, sırf kalabalık diye cazip görünüyor; ama kahvesi, çayı belki de vasat.

Ve sosyal medya… Bir sabah uyandığımızda hiç tanımadığımız birini, “herkes eleştiriyor” diye sorgulamadan yargıladığımızı fark ettik. Linç kültürü, sürü psikolojisinin en çıplak yüzlerinden biri. Kalabalığın vicdanı, bireyin vicdanını bastırabiliyor.

Kalabalık içinde sürüklenmek insani bir zaaf. Ama belki de asıl erdem, kalabalığın ortasında bile kendi aklımızın sesini duyabilmekte. Bir adım geri çekilip şu soruyu sorabilmekte: “Ben bunu gerçekten istiyor muyum, yoksa sadece herkes böyle yapıyor diye mi yapıyorum?”

Sürü bizi bazen yanlışa, bazen doğruya götürür. Ama unutmayalım: En büyük sorumluluk, sürüye kapılmadan kendi yolumuzu çizebilmekte. Çünkü kalabalığın içinde kaybolan akıllar çoktur; ama tarih, çoğunluğa rağmen doğruyu savunan azınlığı yazar.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bir Dilin Sessizliği: Kürtçe Neden Hâlâ Yok Sayılıyor?

İzmir’den Diyarbakır’a uçuyorum. Uçağın içindeyiz. Kaptan pilot önce Türkçe konuşuyor, sonra İngilizce, ardından Almanca. Oysa uçakta bir Alman ya da İngiliz göremiyorum. Ama Diyarbakır’a uçuyoruz. Yolcuların önemli bir kısmı Kürt. Fakat uçakta tek bir kelime Kürtçe duymuyorum. Uçak Diyarbakır’a inerken Kürtçenin gölgesi bile düşmüyor gökyüzüne. Bu sadece bir uçuş anı değil. Bu ülkede yaşayan milyonlarca Kürt vatandaşın her gün, her yerde deneyimlediği görünmezlik hâlinin küçük ama anlamlı bir kesiti. Sağlık ocağında, hastanede, devlet dairesinde ya da okulda… Kürtçe, bu toprakların en eski dillerinden biri olmasına rağmen, hâlâ resmî kabul görmeyen, hâlâ utangaç bir misafir muamelesi gören bir dil. Sadece konuşulmasına değil, duyulmasına bile tahammül edemeyen bir sistemle karşı karşıyayız. Bazı devlet hastanelerinde tabelalar Türkçe, İngilizce, hatta bazen Arapça. Ama aynı hastaneye gelen yaşlı bir Kürt kadın, derdini anlatacak birini bulamıyor. Kürtçesi dışında başka dili olmay...

Babamın İzi

O akşam gökyüzü erkenden karardı. Yağmur önce ince ince döküldü, sonra birden gök yarılmış gibi boşaldı. “Yola çıkmazsak sabaha kadar buralarda kalırız,” dedi babam. Lice’den Akro’ya gidecektik. Her zamanki gibi önde o vardı; sessiz, iri adımlarla, rüzgârı yaran bir gölge gibi yürüyordu. Ben de onun bastığı yerlere basmaya çalışıyor, izlerini takip ettikçe kendimi daha güvende hissediyordum. Yağmur çoğaldıkça yol kararırken, her çakan yıldırımdan sonra babamın gölgesi de onunla birlikte yürüyormuş gibi görünürdü. Çamur ayağımı çekmesin diye eski potinlerimden birini giymiştim; yine de her adımda içi suyla doluyordu. Yıldırım çaktığında çarşının taş sokakları bir an aydınlanıyor, ardından yeniden zifiri karanlığa gömülüyordu. O kısa aydınlıkta, yol kenarındaki meşe ve kavakların yağmurla devrilir gibi sallanışını hiç unutmam. Babam o gece neredeyse hiç konuşmadı. Ara ara başını kaldırıp göğe baktığında, yüzünü görürdüm: ıslak bıyıkları ve mavi gözleri karanlığın içinde parlı...

Bir Bağbozumu Yazısı

Ekim ayının serinliği yavaş yavaş Akro'ya inerken, Lice'nin sarıya dönmüş tepelerinde bir telaş başlar. Bağlar, yaz boyunca güneşin harıyla olgunlaşan üzümlerini artık insan eline teslim etmeye hazırdır. Toprak, yazın sıcak nefesini hâlâ içinde taşır; sabahın ilk saatlerinde ince bir sis bağların arasına süzülür. Bahçelerden armut ve nar kokusu, evlerden ise bulgur ile olgunlaşmaya yatırılan domates kokusu gelir. Toprak yağmurun nemi ile yumuşamış, sessizce tohumdan fışkıran sersem yabani otlar yalancı bahara kanmıştır. İşte o vakit, bağbozumu başlar. Erkekler omuzlarında koca kazanlar, arkalarında neşe dolu çocuklarla bağın yolunu tutarlar. Kadınlar kapkacak ve öteberi ile sabahın erkeninde renkli yazmalarıyla bağlara girer. Omuzlarda sepetlerle toplnan üzüm, mahser denilen noktaya getirilir. Çocuklar ellerinde küçük salkımlarla asmalar arasında dolanır. Herkesin yüzünde hem bir sevinç hem de bir yorgunluk vardır. Çünkü bu mevsim, sadece ürün toplamanın değil; eme...