Ana içeriğe atla

Adaletin Gölgesinde... En Eski Dua, En Geç Misafir



Adalet… İnsanlığın en eski duası, en geç gelen misafiri. Türkiye’de de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarında “makul sürede yargılanma hakkı ihlali” sık sık vurgulanıyor. Dünyanın bir çok ülkesi de buradan farksız değil. Adaleti gecikmiş ünlü mahkûmlar hemen akla geliyor: Nelson Mandela, Angela Davis, Aung San Suu Kyi… Bugün de Türkiye’de hâlâ davası süren çok sayıda tutuklu var.

Adalet, bir çocuğun elinden alınan ekmekte saklıdır; bir imparatorun tahtına konan kanunda da. Yani adalet, hem gündelik hayatta en küçük şeylerde hem de devletlerin en büyük yasalarında kendini gösterir. Sokakta, pazarda, komşulukta, bir çocuğun hakkını korumakta da aranmalıdır. Adaletin kaynağı hem mikro düzeyde (bireyin davranışlarında) hem de makro düzeyde (devletin yasalarında) gizlidir. Çünkü küçük bir haksızlık görmezden gelinirse, büyük adaletsizliklerin yolu açılır.

Platon, adaleti bir kentin kalbi gibi görür; her sınıf, her insan, kendi işini yaptığında atar bu kalp. Aristoteles ise daha da ileri gider, adaleti erdemlerin tacı sayar. Adalet, herkesin “kendi yerine razı olması” ve başkasının işine karışmamasıyla gerçekleşir. Herkes kendi işini yaptığında düzen doğar. Aristoteles adaleti erdemlerin zirvesi olarak görmeseydi, insanların bir arada yaşayabilmesi mümkün olur muydu?

Mevlânâ, kelimeleri bıçak gibi keskinleştirir: “Adalet, bir şeyi yerine koymaktır; zulümse onu yerinden etmektir.” Tarih, adaletin ateşinden geçenlerin hikâyeleriyle doludur. Bir gün Hz. Ömer, oğlunun devlet malını ticarette kullandığını duyar. Halk, “Bu haksızlıktır” dediğinde tereddütsüz emreder: Kazanç hazineye iade edilecek. O an, adalet yalnızca söylenmedi; ete kemiğe büründü.
Peki ya bugün?

Montaigne’in sesi başka bir yerden gelir: “Bir yerde suç, başka bir yerde erdem…” Yani adalet bazen pusulasını kaybeder, kültürün rüzgârına kapılır. İnsanların yargıları mutlak değildir; kültüre ve koşullara bağlıdır. Bir yerde kan davası, namus ve adaletin gereği sayılırken; başka bir yerde başka bir zamanda cinayet olarak kabul edilir. İnsana düşen görev, kendi alışkanlıklarını mutlak doğru sanmadan önce farklı kültürlere bakmak, hoşgörüyü ve sorgulamayı öğrenmektir.

Spinoza, bu yüzden adaleti aklın ortak paydasında arar; akıllar birleşmeden yasalar köksüz kalır. Russell, adaletin eşitliğin bir başlangıç çizgisi olmadığını bilir. Ona göre dezavantajlı olanı kaldırmayan bir adalet, yalnızca güçlülerin incelikli zulmüdür. Montaigne de adaletin ölçüsünü güçsüzlerin durumunda arar. Çünkü güçlü zaten kendini koruyabilir; asıl sınav, toplumun doğaya, zayıfa, yoksula, engelliye, kadına, kimsesize karşı tutumudur. Eğer bir “adalet” düzeni, toplumdaki güçsüzleri hesaba katmıyorsa, onların dezavantajlarını gidermiyorsa; aslında adalet değil, güçlünün çıkarını koruyan bir sistemdir.

Diderot, özgürlükle örer bu düşünceyi: Özgürlük yoksa, kanun yalnızca paranganın adıdır. Foucault ise karanlık bir köşeden fısıldar: Hukuk, yalnızca adaleti dağıtmaz; aynı zamanda gözetler, disipline eder, ehlileştirir. Adalet, iktidarın en zarif maskesi olabilir. Hukuk, bireyleri iktidara uyumlu hale getirir; itaatkâr, kontrol edilebilir vatandaşlar yaratır. Özetle Foucault, adaletin saf, evrensel ve tarafsız bir şey olmadığını; iktidarın gözetleme, disiplin ve kontrol mekanizmalarının üzerini örten güzel bir maske olabileceğini anlatır.

Edebiyat da bu tartıya kalbini koyar. Victor Hugo, Sefiller’de Jean Valjean’ı bir ekmek için yıllarca küreğe mahkûm eder ve sorar: “Bu mu adalet? Yoksa adalet, insanı yeniden insan kılmak mıdır?”

Adalet görünmez bir terazidir. Bir kefesinde kanun, diğerinde vicdan vardır. Terazinin bir tarafı ağır basarsa, dünya yamulur. Kanun ağır basarsa merhamet boğulur; merhamet ağır basarsa hakkaniyet erir.

Belki de adalet, hiç gelmeyecek bir misafirdir. Belki de o, her insanın içinde sessizce hüküm veren, gözleriyle değil, kalbiyle tartan hâkimdir.
Ve biz, bugün bu ülkede şunu sormak zorundayız: Kaç dosya raflarda tozlanıyor? Kaç insan “makul süre” diye beklerken yıllarını kaybediyor? Kaç çocuk, bir davanın uzaması yüzünden hakkını alamıyor? Kaç milyon insan kendini kanun karşısında eşit hissetmiyor?

Adalet, sadece mahkeme salonlarında değil, gündelik hayatın her köşesinde aranmalı. Çünkü bir çocuğun elinden alınan ekmekle, bir imparatorun tahtına yazılan kanun arasında fark yoktur. Her ikisi de insanın terazisini sarsar.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bir Dilin Sessizliği: Kürtçe Neden Hâlâ Yok Sayılıyor?

İzmir’den Diyarbakır’a uçuyorum. Uçağın içindeyiz. Kaptan pilot önce Türkçe konuşuyor, sonra İngilizce, ardından Almanca. Oysa uçakta bir Alman ya da İngiliz göremiyorum. Ama Diyarbakır’a uçuyoruz. Yolcuların önemli bir kısmı Kürt. Fakat uçakta tek bir kelime Kürtçe duymuyorum. Uçak Diyarbakır’a inerken Kürtçenin gölgesi bile düşmüyor gökyüzüne. Bu sadece bir uçuş anı değil. Bu ülkede yaşayan milyonlarca Kürt vatandaşın her gün, her yerde deneyimlediği görünmezlik hâlinin küçük ama anlamlı bir kesiti. Sağlık ocağında, hastanede, devlet dairesinde ya da okulda… Kürtçe, bu toprakların en eski dillerinden biri olmasına rağmen, hâlâ resmî kabul görmeyen, hâlâ utangaç bir misafir muamelesi gören bir dil. Sadece konuşulmasına değil, duyulmasına bile tahammül edemeyen bir sistemle karşı karşıyayız. Bazı devlet hastanelerinde tabelalar Türkçe, İngilizce, hatta bazen Arapça. Ama aynı hastaneye gelen yaşlı bir Kürt kadın, derdini anlatacak birini bulamıyor. Kürtçesi dışında başka dili olmay...

Babamın İzi

O akşam gökyüzü erkenden karardı. Yağmur önce ince ince döküldü, sonra birden gök yarılmış gibi boşaldı. “Yola çıkmazsak sabaha kadar buralarda kalırız,” dedi babam. Lice’den Akro’ya gidecektik. Her zamanki gibi önde o vardı; sessiz, iri adımlarla, rüzgârı yaran bir gölge gibi yürüyordu. Ben de onun bastığı yerlere basmaya çalışıyor, izlerini takip ettikçe kendimi daha güvende hissediyordum. Yağmur çoğaldıkça yol kararırken, her çakan yıldırımdan sonra babamın gölgesi de onunla birlikte yürüyormuş gibi görünürdü. Çamur ayağımı çekmesin diye eski potinlerimden birini giymiştim; yine de her adımda içi suyla doluyordu. Yıldırım çaktığında çarşının taş sokakları bir an aydınlanıyor, ardından yeniden zifiri karanlığa gömülüyordu. O kısa aydınlıkta, yol kenarındaki meşe ve kavakların yağmurla devrilir gibi sallanışını hiç unutmam. Babam o gece neredeyse hiç konuşmadı. Ara ara başını kaldırıp göğe baktığında, yüzünü görürdüm: ıslak bıyıkları ve mavi gözleri karanlığın içinde parlı...

Bir Bağbozumu Yazısı

Ekim ayının serinliği yavaş yavaş Akro'ya inerken, Lice'nin sarıya dönmüş tepelerinde bir telaş başlar. Bağlar, yaz boyunca güneşin harıyla olgunlaşan üzümlerini artık insan eline teslim etmeye hazırdır. Toprak, yazın sıcak nefesini hâlâ içinde taşır; sabahın ilk saatlerinde ince bir sis bağların arasına süzülür. Bahçelerden armut ve nar kokusu, evlerden ise bulgur ile olgunlaşmaya yatırılan domates kokusu gelir. Toprak yağmurun nemi ile yumuşamış, sessizce tohumdan fışkıran sersem yabani otlar yalancı bahara kanmıştır. İşte o vakit, bağbozumu başlar. Erkekler omuzlarında koca kazanlar, arkalarında neşe dolu çocuklarla bağın yolunu tutarlar. Kadınlar kapkacak ve öteberi ile sabahın erkeninde renkli yazmalarıyla bağlara girer. Omuzlarda sepetlerle toplnan üzüm, mahser denilen noktaya getirilir. Çocuklar ellerinde küçük salkımlarla asmalar arasında dolanır. Herkesin yüzünde hem bir sevinç hem de bir yorgunluk vardır. Çünkü bu mevsim, sadece ürün toplamanın değil; eme...