Ana içeriğe atla

Babamın İzi

O akşam gökyüzü erkenden karardı. Yağmur önce ince ince döküldü, sonra birden gök yarılmış gibi boşaldı.
“Yola çıkmazsak sabaha kadar buralarda kalırız,” dedi babam. Lice’den Akro’ya gidecektik. Her zamanki gibi önde o vardı; sessiz, iri adımlarla, rüzgârı yaran bir gölge gibi yürüyordu. Ben de onun bastığı yerlere basmaya çalışıyor, izlerini takip ettikçe kendimi daha güvende hissediyordum.

Yağmur çoğaldıkça yol kararırken, her çakan yıldırımdan sonra babamın gölgesi de onunla birlikte yürüyormuş gibi görünürdü. Çamur ayağımı çekmesin diye eski potinlerimden birini giymiştim; yine de her adımda içi suyla doluyordu. Yıldırım çaktığında çarşının taş sokakları bir an aydınlanıyor, ardından yeniden zifiri karanlığa gömülüyordu. O kısa aydınlıkta, yol kenarındaki meşe ve kavakların yağmurla devrilir gibi sallanışını hiç unutmam.

Babam o gece neredeyse hiç konuşmadı. Ara ara başını kaldırıp göğe baktığında, yüzünü görürdüm: ıslak bıyıkları ve mavi gözleri karanlığın içinde parlıyordu. Sanki dağların arkasında biriyle konuşur gibiydi. Şehirdeyken hep yorgun olurdu; kalabalığın içinde sessiz, elleri belinde, zamanı omuzlarından silkmeye çalışır gibi. Ama yaylaya giderken değişirdi. Omuzları genişler, yüzüne başka bir renk gelirdi. O hâlini severdim en çok. Şehirdeki babam bir yabancıydı; dağlara çıkan babam ise benim kahramanımdı.

Yağmur daha da azmadan, “Camiye sığınalım,” dedi. Çarşının sonunda, Ziraat Bankası’nın yanında küçük taş bir camiydi. Kapı gıcırdayarak açıldı; içeriden toprak ve rutubet kokusu yükseldi. Babam paltosunu yere serdi. “Üşüme,” dedi kısık bir sesle. Sobada kül dışında bir şey kalmamıştı, imam da yoktu. Sanki bizi Allah karşılıyordu. Babamın dediği gibi; camiler O’nun eviydi, o yüzden kapısı hep açıktı.

Başımı babamın dizine koydum. O dua etmeye başladı; kelimelerini tam seçemesem de sesi yağmurla birleşince içim ısındı. Gözlerim kapanırken elinin sıcaklığı üzerimdeydi. Rüzgâr çatıyı sarsıyor, yağmur camlara vuruyordu; ama hiç korkmadım. Babam yanımdaydı. Onun üstünde de Allah vardı.

Sabah uyandığımda yağmur dinmişti. Dağların etrafını sis sarmış, çürümüş ot kokusu toprağa karışmıştı. Babam paltosunu toplarken “Yola devam,” dedi. Patika hâlâ ıslaktı. Yaylaya vardığımızda güneş yeni doğuyor, otlar ışıl ışıl parlıyordu; uzaktan ineklerin çan sesleri geliyordu. Babam elini gözüne siper edip dağlara baktı. O an yüzünde hem şehrin yorgunluğunu hem de dağların huzurunu gördüm. Ve anladım: Babam iki yerde yaşıyordu ama kalbi hep yağmurun yağdığı yerdeydi.

Yıllar boyunca her bahar yaylaya gitti. Alzheimer’lı zamanlarında bile bir güç onu kaldırır, elbiselerini giydirir, kapıya kadar yürütürdü. Bazen merdivenden, bazen minibüsün kapısından çevirirdik ama o dağları unutmazdı. Toprağı, ağaçları, sessizliği hatırlardı hep.

Şimdi, yattığı yerdeki ağaçların üzerine usul usul bir yağmur yağıyor. Sanki ona yine yol gösteriyor.

Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bir Dilin Sessizliği: Kürtçe Neden Hâlâ Yok Sayılıyor?

İzmir’den Diyarbakır’a uçuyorum. Uçağın içindeyiz. Kaptan pilot önce Türkçe konuşuyor, sonra İngilizce, ardından Almanca. Oysa uçakta bir Alman ya da İngiliz göremiyorum. Ama Diyarbakır’a uçuyoruz. Yolcuların önemli bir kısmı Kürt. Fakat uçakta tek bir kelime Kürtçe duymuyorum. Uçak Diyarbakır’a inerken Kürtçenin gölgesi bile düşmüyor gökyüzüne. Bu sadece bir uçuş anı değil. Bu ülkede yaşayan milyonlarca Kürt vatandaşın her gün, her yerde deneyimlediği görünmezlik hâlinin küçük ama anlamlı bir kesiti. Sağlık ocağında, hastanede, devlet dairesinde ya da okulda… Kürtçe, bu toprakların en eski dillerinden biri olmasına rağmen, hâlâ resmî kabul görmeyen, hâlâ utangaç bir misafir muamelesi gören bir dil. Sadece konuşulmasına değil, duyulmasına bile tahammül edemeyen bir sistemle karşı karşıyayız. Bazı devlet hastanelerinde tabelalar Türkçe, İngilizce, hatta bazen Arapça. Ama aynı hastaneye gelen yaşlı bir Kürt kadın, derdini anlatacak birini bulamıyor. Kürtçesi dışında başka dili olmay...

Bir Bağbozumu Yazısı

Ekim ayının serinliği yavaş yavaş Akro'ya inerken, Lice'nin sarıya dönmüş tepelerinde bir telaş başlar. Bağlar, yaz boyunca güneşin harıyla olgunlaşan üzümlerini artık insan eline teslim etmeye hazırdır. Toprak, yazın sıcak nefesini hâlâ içinde taşır; sabahın ilk saatlerinde ince bir sis bağların arasına süzülür. Bahçelerden armut ve nar kokusu, evlerden ise bulgur ile olgunlaşmaya yatırılan domates kokusu gelir. Toprak yağmurun nemi ile yumuşamış, sessizce tohumdan fışkıran sersem yabani otlar yalancı bahara kanmıştır. İşte o vakit, bağbozumu başlar. Erkekler omuzlarında koca kazanlar, arkalarında neşe dolu çocuklarla bağın yolunu tutarlar. Kadınlar kapkacak ve öteberi ile sabahın erkeninde renkli yazmalarıyla bağlara girer. Omuzlarda sepetlerle toplnan üzüm, mahser denilen noktaya getirilir. Çocuklar ellerinde küçük salkımlarla asmalar arasında dolanır. Herkesin yüzünde hem bir sevinç hem de bir yorgunluk vardır. Çünkü bu mevsim, sadece ürün toplamanın değil; eme...