Gecikmiş Bir Okuma: Anna Karenina Üzerine


Yıllar önce bir dostum, Kerem bana Anna Karenina’nın birinci cildini vermişti. Kitap, uzun süre kitaplığımda sessizce bekledi. Tozlandı, birkaç kez elime aldım ama bir türlü başlayamadım. Belki zamanım uygun değildi, belki ben o zamanlar insan ruhunun böylesine derin bir hikâyeyi kaldıracak havada değildim. Sonra Kerem başka bir şehre taşındı. Bana ait olmayan tek kitap, emaneten kaldı kitaplığımda, tıpkı okunmayı bekleyen bir hayat gibi.

Her yaz "ağır" bir klasik okuma alışkanlığım var. Bu yaz da yılların gecikmiş merakıyla o cildi açtım. Tolstoy’un ilk sayfalarda kurduğu dünya, öyle bir gerçeklik duygusuyla üzerime geldi ki, neredeyse kendi hayatımı unutup St. Petersburg’un ağır salonlarında, tren istasyonlarının buğulu havasında dolaşmaya başladım. Rus köylülerle ekin biçtim. 
Her karakter, kendi yalnızlığının yankısıyla var oluyordu: Anna, toplumun dar kalıplarına sığmayan bir kalp; Karenin, düzenin soğuk ama sağlam duvarı; Vronski, tutkunun yanılgıya dönüşmüş hâli…

Romanın ikinci cildi için bu kez başka bir arkadaşım imdadıma yetişti; Erdal. Onun elinde sadece ikinci cilt vardı. Birinci cildini kaybetmişti ya da bulamıyordu. Böylece, iki dostun arasında tamamlanan bir romanın okuru oldum. Birinci cilt bana kaderin ilk düğümünü, ikinci cilt ise çözülüşün kaçınılmazlığını getirdi. Belki de bu, Tolstoy’un en derin ustalığıydı: Hayatın bir bölümünü birinden, diğer bölümünü başkasından alırız, tıpkı Anna’nın parçalanmış ruhu gibi.

Anna Karenina, bir yasak aşkın öyküsü değildir yalnızca; vicdan ile arzu arasındaki o ince, keskin çizginin romanıdır. Tolstoy, insanın en saf duygusunu bile toplumun aynasında nasıl yabancılaştığını gösterir. Anna’nın trajedisi, bir kadının değil, bütün bir çağın ahlak anlayışının trajedisidir. Onun trene yöneldiği o son sahnede, yalnızca bir kadının değil, insanın kendi kalbine karşı açtığı savaş sona erer.

Benim için bu roman, sadece büyük bir klasik değil, aynı zamanda geç kalınmış bir yüzleşmeydi. Okuyamadığım yıllar boyunca kitabın sayfaları kapanmış duruyordu; ama belki de Tolstoy’u anlamak için önce kendi içimizde bir şeylerin olgunlaşması gerekiyordu.

Belki o yüzden, Anna Karenina’nın ikinci cildini başka bir elden almak, bana kaderin küçük bir ironisi gibi geldi: Her büyük roman, aslında farklı ellerden bize ulaşır; kiminden bir cilt, kiminden bir bakış, kiminden bir pişmanlık kalır geriye.

Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bir Dilin Sessizliği: Kürtçe Neden Hâlâ Yok Sayılıyor?

Babamın İzi

Bir Bağbozumu Yazısı